Gereken yerde ilaçların yardımını mümkün olan en düşük dozda, en az sayıda ilaçla ve en kısa süreli biçimde alarak, varoluşçu psikoterapi yöntemini kullanarak, insanların kendileri ve içinde bulundukları gerçeklik ile ilgili yanılgıları üzerine aydınlanmalarını sağlamaktır.
Basında Mutluhan İzmir

Görsel Basın
Yazılı Basın

Depresyon Tedavi Edilebilir mi? Depresyon Hakkında Tüm Merak Edilenler

İnsan yavrusunu diğer canlıların yavrularından ayıran en önemli özellik, doğduktan sonra çok uzun bir süre kendi başına yaşayamayacak durumda olmasından dolayı, yıllarca başkalarının koruması ve bakımı altında yaşamak zorunda kalmasıdır. Başka hiçbir canlıda rastlanmayacak derecede aciz bir varlık olarak dünyaya gelir insan yavrusu; ayakta duramamakta, yürüyememekte, gözleri görmemekte, kulakları iyi duymamakta, çevresinde olan biteni anlamlandıramamakta, temel gereksinimlerinden hiçbirini yerine getirememektedir. İnsan kendini ilk olarak bu büyük acizliğin içinde yakalar ve yaşamı boyunca da bu acizlik hissinden kurtulamayacaktır. Hangi konuma gelirse gelsin, ne kadar ünlü, zengin ve mevki sahibi olursa olsun, temelini oluşturan acizlik algısını hiçbir zaman tam olarak unutamayacaktır. Acizlik algısına temellenmiş bir kişilik yapısı ile yaşamını sürdürmek zorunda kalacak olan insan, her an, o anda icra ediyor olduğu kendine yeterli gibi görünen kişilik yapısının varlığı konusunda şüphe içine düşer. Bu nedenle çok alıngan ve bazen de saldırgan hale geliriz kendimizle ilgili beklemediğimiz bir şey söylendiğinde. Bu nedenle insan, güçlü ve kendine yetebilen bir varlık olduğu ile ilgili sarsılmaz bir kanıt bulma peşindedir. Bu kanıt ya kendine yönelik bir inanç olarak ortaya çıkar ya da sağlıklı bir kanıt olarak yansımalardan gelecektir. Bu yansımayı en sağlıklı biçimde yapacak olan yapı ise bireylerin ait olacağı bağımsız ve kendine yeten üretken bir toplumdur. Böyle bir toplumun kabul edilmiş bir bireyi olmak en sağlıklı biçimde bireye bu yansımayı verebilecektir. Ancak birey böyle bir toplumun içinde yaşamıyorsa, bu kanıttan mahrum kalacak ve sürekli olarak tatminsizlik, mutsuzluk duyguları yaşayacaktır.
Depresyon, yaşamın amacını yitirme, yaşam enerjisinden yoksun kalma, mücadele şevkini yitirmektir. Depresyondaki insan için her türden etkinliğin anlamsızlaşmasının yanında kendi varlığının anlamı da muallâklaşır, belirsizleşir ve depresyondaki kişi için kendisini kabullenmek olanaksız hale gelir. Çünkü etkinliği ve gücü tartışmalı bir kendilik, güç arayan, kendisini güçlü hissetmek hedefinde koşan insan için kabullenilir değildir. Güç arayışı ve kendini güçlü hissetme hedefinde koşmak, insanların vazgeçilmez ve temel bir gereksinimidir. Gücü yakalayamayan, kendisini güçlü bir konumda göremeyen insanlar ise, kimliklerini oluşturacak bir kendilik algısını geliştiremezler. Bu da depresyonun en önde gelen nedenlerindendir. Bu nedenle depresyonu iyi anlayabilmek için, bireyin içinde yaşadığı ortamdaki eylemlerinin ne derece kendisine güçlü bir kendilik algısı yaratabilmesine olanak tanıdığına ya da tanımadığına bakmak gerekir. Birey güçlü bir kendilik algısı yaratabileceği eylemleri icra edebileceği bir ortamda yaşıyorsa, içinde bulunduğu toplum ve çevresel koşullar bu olanağı ona verebiliyorsa o bireyin depresyona girme olasılığı da o derecede düşük olacaktır. Ancak bu olanağı kendisine vermeyen bir ortamda yaşayan insan için durum bunun tam tersi olacaktır.
Aslında doğal çevresi içinde yaşayan ve karşısına çıkan birçok engelle ve güçlükle mücadele etmek zorunda olan insanı depresyondan koruyan doğal düzenekler vardır. Örneğin teknolojinin ve modernleşmenin olanaklarından yararlanmadan yaşayan bir insanın yaşamını göz önüne alalım. Bu insan her gün, günlük etkinliği içinde, şimdi bizlerin hazır olarak önünde bulduğu birçok şeyi elde etmek ve sahip olmak için mücadele etmek ve belli etkinlikleri yerine getirmek durumundadır. Örneğin evinde kullanacağı suyu kendisi taşır, ısınmak için gerekli malzemeyi temin eder ya da üretir, gıdasını kendisi üretir, evini kendisi yapar, giysisini kendisi üretir. Bunların depresyon açısından önemi nedir? Şunu belirtmek gerekir ki, beynimiz evrim sürecinde belli etkinlikleri yerine getirdiği, hedefine ulaşabildiği ve engelleri aştığı durumlarda, bizi mutlu etmeye yarayacak birtakım maddelerin ve hormonların salgılanmasına yönelik olarak gelişimini sürdürmüştür. Yani sabah uyandığında evinde bulunmayan suyu evine getirmek eylemi, o insanın mutlu ve güven dolu olmasını sağlayacak serotonin, dopamin, endorfin gibi bazı maddelerin beyninde salgılanmasına ya da bu maddelerle ilgili sinir hücrelerinden oluşan devrelerin etkinlik kazanmasına neden olarak, o insanın depresyon, anlamsızlık ve güçsüzlük gibi hislerden uzak kalmasını sağlar. İnsan doğal çevresi içinde ve doğal çevresinin getirdiği koşullara göre evrimleşmiş olduğu için, henüz 60 yılı bile geçmeyen modern kentlerin yaşamına uyum sağlayacak bir değişimi sergileyememiştir. Modern kentlerin edilgen insanı aslında atalarına göre çok rahat ve lüks içinde yaşıyor gibi görünse de, kendisini mutlu edecek, güçlü hissettirecek birtakım eylemleri yapmaktan yoksun kaldığı bir yaşamı sürdürmek zorundadır. Bu yoksunluk da insanları depresyondan ve anlamsızlık hislerinden koruyacak beyin etkinliğinden yoksun bırakmaktadır.